İDEAL YURTLARI
Bir Bipoların Hayatı: Vincent Van Gogh

Bir Bipoların Hayatı: Vincent Van Gogh

Merhaba, İdeal Kız ve Erkek Öğrenci Yurtları ve tabii ki İdeal ailesi olarak sizlere her yeni gün için birbirinden ilgi çekici blog yazıları sunmaya devam ediyoruz. Bu yazılarımızın arasında kimi zaman eğlenceli kimi zaman bilgilendirici kimi zaman da hayatın bazı alanlarında oldukça işinize yarayacak içerikler ele alıyoruz. Bu sefer de biraz kültürlenelim dedik… Vincent Van Gogh: gerek o büyüleyici sanat eserleri ile gerekse esrarengiz ve çarpıcı detaylar taşıyan hayat hikâyeleri ile çocukluğumuzdan beri karşımıza çıkan ünlü bir ressamdır. Gelin o kulaktan kulağa dolaşan “kulak kesme” hikâyesinin gizemini ve muhtemel sebebi olan “bipolar bozukluk” tanımını birlikte inceleyelim! Keyifli okumalar diliyoruz.

            Konumuza giriş yapmadan önce kendini “Konya; tek kişilik öğrenci yurtları, kız-erkek öğrenci yurtları tek kişilik odalar” aramaları yaparken burada bulmuş sevgili öğrencilerimiz ve değerli velilerimiz için, Konya’da bulunan ve hem kız hem erkek öğrencilerimiz için 26 yılı aşkın bir süredir öğrenci yurtları hizmeti veren İdeal ailesinden biraz bahsedelim. Daha önceki makalelerimizde de sıkça bahsettiğimiz vizyon, misyon, imkan ve ayrıcalıklarımızdan bahsedip sizleri sıkmayacağız. Okuma fırsatı olmamış ve ilk kez kendini burada bulan okuyucularımız için, yurtlarımız ile ilgili her türlü detaya idealyurtlari.com adresinden ulaşabilir, haberler bölümünden blog yazılarımıza göz atabilirsiniz.

            Yurtlarımız Gençlik ve spor bakanlığına bağlı olup, herhangi bir dernek, vakıf, cemaat ilişkisine mensup değildir. Tek kişilik, iki kişilik, üç, dört, beş ve altı kişiliğe kadar odalarımız mevcuttur. Oda fiyatlarımız yurtlarımızın bulunduğu konumlara ve seçeceğiniz odadaki kişi sayılarına göre değişkenlik göstermektedir. Oda seçenekleri, konum bilgileri ve fiyat detaylandırmaları için şuan bulunduğunuz web sitemizin ana sayfasından şubelerimizin telefon numaralarına ulaşabilirsiniz. Tek kişilik, iki kişilik veya daha çok arkadaşla, huzurlu bir öğrencilik hayatı için sizleri de İdeal ailesine bekleriz…

Vincent Van Gogh

            30 Mart 1853 yılında Hollanda’da orta sınıf bir aileye doğan Vincent Van Gogh’a, doğumundan bir yıl önce ölü doğan abisinin ve büyükbabasının adı verilmiştir. 30 Mart Dünya Bipolar Günü, tüm dünyada kendisinin de muhtemel bipolar bozukluğu olan ünlü ressam Vincent Van Gogh’un doğum gününde kutlanmaktadır. Bu özel günün kutlanması ile birlikte dünya çapında farkındalık yaratmak, toplumsal damgalamayı yok etmek gibi hedeflerin yanında, uluslararası işbirliği ile hastalık konusunda duyarlılığı ve eğitimi arttıracak faaliyetleri dünyadaki tüm halklara sunmak amaçlanmaktadır. Van Gogh’un mektuplardan da bildiğimiz erkek kardeşi Theo, 1 Mayıs 1857’de doğmuştur. Kendisinin Theo’dan ayrı; Cor, Elizabeth, Anna ve Willemina adlarında, bir erkek üç kız kardeşi daha vardır. Yaşamının sonraki yıllarında Van Gogh yalnızca Willemina ve Theo ile temasta kalmıştır.

            Van Gogh oldukça ciddi ve saygılı bir çocuktur. Evde annesi ve bir mürebbiye tarafından eğitildikten sonra 1860’ta köy okuluna başlamıştır. Daha sonra ise 1864’te Zevenbergen’de bir yatılı okula gönderilmiş fakat burada kendini terkedilmiş hissettiğinden eve geri dönmeye çalışmıştır. Bu girişimden sonra ailesi 1866’da Van Gogh’u Tilburg’da bir ortaokula göndermiştir ancak burada da çok mutsuz olan Van Gogh’un resme olan ilgisi böylelikle başlamıştır. Annesinin de çocukken resim yapmaya teşvik ettiği Van Gogh; derin mutsuzluğunda resme daha çok yönelmiş ve derslerini resmin gölgesinde bırakmıştır. 1868 Mart ayında aniden eve dönmüştür; sonradan kardeşi Theo’ya yazacağı bir mektupta, çocukluk yıllarını “kasvetli, soğuk ve kısır” olarak betimleyecektir.

Rahiplik Mesleğinin Saygınlığı (!) - “Sien” ve “Margot” Çaresizliği…

            1876 Nisan ayında İngiltere’ye dönen ve Londra’nın güneydoğusundaki bir kasabada, yatılı okulda gönüllü öğretmenlik yapmaya başlayan Van Gogh daha sonra bu işi de bırakarak rahip yardımcısı olmaya karar vermiştir. Yoksul olan cemaatine destek olduğunu göstermek için bir fırıncının yanında kaldığı odasını evsiz birine vermiş, samanların üzerinde yatıp uyuduğu küçük bir kulübeye taşınmıştır. Bu kötü yaşam koşulları kilise yetkilileri tarafından değerlendirilerek “rahiplik mesleğinin saygınlığını zedelediği” gerekçesiyle işine son verilmiştir. 1881 yılında Etten’e tekrar dönerek ailesinin yanında yaşamaya başlayan Van Gogh kendilerini ziyarete gelen kuzeni Kee Vos-Stricker’e aşkını ilan eder. Kee dul bir kadındır, Van Gogh’tan 7 yaş büyüktür ve 8 yaşında da bir oğlu vardır; tüm bu sebeplerden dolayı Van Gogh’ u reddeder. Bu reddediliş üzerine bir kez daha yıkılan Van Gogh resimlerini satmak için  Lahey’e kuzeni Anton Mauve’nin yanına gider. Mauve, Van Gogh’u öğrenci olarak yanına alır ve suluboyaya başlatır.

            1882 Mart ayında Mauve’un, Van Gogh’a karşı soğuk davranmaya başladığı ve mektuplarına cevap vermeyi kestiği görülür. Muhtemel kaynaklarda belirtilene göre; Van Gogh’un alkolik bir hayat kadını olan Clasina Maria “Sien” Hoornik ve küçük kızı ile yaşamaya başladığını öğrenmiştir.  Van Gogh’un babası ilişkilerinin detaylarını öğrenince oğluna Sien’i ve iki çocuğunu terk etmesi için baskı uygular. Van Gogh başlangıçta babasına karşı çıkar  ve aileyi şehir dışına çıkarmayı düşünür ancak 1883’ün sonuna doğru Sien’i ve çocuklarını terk eder. Bu olaydan sonra Hollanda’nın kuzeyine taşınır. 1884 Ağustos ayından itibaren kendisinden 10 yaş büyük komşu kızı Margot Begemann ile bir ilişki yaşamaya başlar. Evlenmek isteseler de ikisinin de ailesi buna izin vermez ve bu duruma üzülen Margot striknin içerek intihar etmeye teşebbüs eder ama Van Gogh’un onu en yakın hastaneye götürmesiyle kurtulur. Bu olaydan bir süre sonra 26 Mart 1885’te babası kalp krizinden ölür.

Paris Işıltılarına Kaybolan Karanlık Çizimler ve Yoksulluk

            Ressam, Nuenen’de kaldığı iki yıl boyunca sayısız çizim ve suluboya ile yaklaşık 200 yağlı boya resmi tamamlamıştır. Paleti asıl olarak kasvetli toprak tonlarından ve özellikle koyu kahverengiden oluşuyordu. 1885’in başlarında Paris’ten bir sanat simsarı Van Gogh’un resimleri ile ilgilenmeye başlamıştır. Bir gün kardeşi Theo, Van Gogh’a sergilemeye hazır resmi olup olmadığını sorar; ressam bu soruya ilk önemli eseri “Patates Yiyenler” ve birkaç yıllık çalışmanın sonucu olan “Köylü Karakter Çalışmaları” serisi ile karşılık verir. 

            Kardeşi Theo’ya yeteri kadar resim satamadığı için sitem ettiğinde, Theo Paris’te renkli izlenime sahip resimlerin daha çok sattığını, Van Gogh’un resimlerinin ise fazla karanlık bulunduğunu yazmıştır. 1885 Kasım’ında Anvers’e taşınarak bir boya satıcısının üst katında oda kiralamıştır. Yoksulluk içinde yaşadığı bu dönemde öğünleri ekmek, kahve ve sigaradan ibarettir. Theo’nun gönderdiği tüm parayı resim malzemelerine ve modellere harcamayı seçmiştir. Kötü beslenmeden gevşeyen dişleri ıstırap vermeye başlamış ve 1886 Şubat’ında, Theo’ya geçen mayıstan beri yalnızca altı kez sıcak yemek yediğini hatırladığını yazmıştır.

            Akademik eğitime olan antipatisine rağmen, Anvers’deki  Güzel Sanatlar Akademisi’nin sınavlarına girmiş ve 1886 Ocak ayında resim ve çizim bölümüne başlamıştır. Yeniden çok fazla içmeye başlamış ve 1886 Şubat ve Mart ayları arasında hastaneye yatırılmıştır, bu sırada muhtemel kaynaklarda belirtilene göre frengi için de tedavi görmüştür. İçkiden hastalanan ve sigara öksürüğünden muzdarip Van Gogh 1888 Şubat ayında Arles’e yerleşmiştir.  Resimlerinde hasatları, buğday tarlalarını ve aralarında buğday tarlalarının kıyısındaki Eski Değirmen (1888)’de olmak üzere bölgedeki yapıları konu almıştır.

Hayranlıktan Ziyade Aşk: “Paul Gauguin”

            Arles’te iken, Paris’te tanıştığı ve eserlerine hayranlık duyduğu Fransız ressam Paul Gauguin’le sık sık mektuplaşıyor, resim değiş-tokuş ediyor ve onu Arles’e yerleşip kendisiyle birlikte resim yapması için ikna etmeye çalışıyordu. Vincent mektuplarının birinde şöyle diyordu: “Kalıcı bir şey tesis etme konusunda başarılı olacağımız inancında büyük bir pay sahibi olduğunu görmek isterim.” Tüm sefaletine karşın Vincent, bulup buluşturduğu tüm parayı boş evine yerleştirmek için alacağı iki yatağa harcadı. İçten içe Gauguin’in Arles’e gelip onunla yaşamaya başlayacağına inanıyor ve bu arzuyu içinde besleyip büyütüyordu. Evi dekore etmek amacıyla hırsla çalışmaya başladı ve dev boyutlarda bir grup sarı ayçiçeği resmi yaptı.

            Gauguin, sonunda Vincent’in ısrarlarına dayanamadı ve Arles’e taşınmaya ikna oldu. Burada iki ay kalacak ve karşılaştığı gariplikleri günlüğünde kendi ağızdan anlatacaktı:

“Gecenin sonuna doğru Arles’e vardım ve gün doğumunu beklemek için gece boyunca açık olan bir kafeye gittim. Kafenin sahibi bana baktı ve feryadı kopardı; ‘Sen o dostsun, tanıdım seni!’ Vincent’e göndermiş olduğum bir oto-portrem kafe sahibinin bu feryadını açıklıyor. Vincent portremi kafe sahibine göstererek, bu kişinin çok yakında gelecek olan bir dostu olduğunu söylemiş.”

            Ertesi gün işe koyulurlar. Gauguin, Vincent’in derin konsantrasyonuna ve çalışma disiplinine hayret eder; “Resmine değil ama adama hayranım. Kendinden çok emin, çok soğukkanlı. Bense fazlasıyla tereddütlü, tedirgin.”... Gauguin, Arles’te kaldığı günlerin sonlarına doğru Vincent’ten “Vincent’im” diye bahsediyor ve onun tekniğinin muazzam bir ilerleme kaydettiğini, bir sanatçı olarak kendi sesini bulduğunu, o eşsiz renk ve ışık harmanlama stilini ortaya çıkardığını söylüyor. Vincent, içinde saklı harikaları gün yüzüne çıkarırken, istemeden cinlerini de salı vermeye başlar. Gauguin, bu dönemde Vincent’in dengesiz tavırlarının daha da belirgin bir hale geldiğini söylüyor. O yıllarda, tıp dünyası henüz böyle bir zihinsel hastalığın varlığından haberdar bile değildi. Bu hastalık Vincent Van Gogh’un ölümünden ancak bir yüz yıl sonra tanımlanacak ve “bipolar bozukluk” olarak adlandırılacaktı.

            Bir süre sonra Vincent üzerinde çalıştığı ve “Çıldırmış Halim” olarak adlandırdığı oto-portresini tamamlar. Aynı günün akşamı bir kafeye giderler ve olanlar olur. Gauguin’in satıları:

“O akşam kafeye gittik. Vincent hafif alkol aldı. Aniden elindeki içi dolu bardağı kafama fırlattı. Fırlattığı bardaktan sıyrıldım, onu bütünüyle kollarımın arasına aldım, kafeden çıktık ve Victor Hugo bulvarından geçtik. Kısa bir süre sonra Vincent yatağındaydı, birkaç saniye içinde uykuya daldı ve sabaha kadar da uyanmadı. Uyandığında sakince bana şöyle dedi, ‘Benim sevgili Gauguin’im, dün gece senin kalbini kırdığıma dair kafamda silik bir anı var.’ … ‘Seni seve seve ve tüm kalbimle bağışlarım ancak dün gece olanlar bir daha olur ve bu sefer attığınla beni vurursan kendimi kaybedip seni boğmaya yeltenebilirim.’ diye cevapladım.”

            Ancak kriz burada bitmeyecekti. Bir önceki gün yaşananlar fırtınadan önce esen nazik bir meltemden başka bir şey değildi. Gauguin, barıştıkları günün akşamını şöyle anlatıyor:

“Hava karardığında akşam yemeğimi yedim ve tek başıma dışarı çıkıp, defne çiçekleriyle süslenmiş patikalardan geçerek temiz havayı içime çekmek istedim. Victor Hugo Bulvarı’nı arkamda bırakmak üzereydim ki ardımda o tanıdık, kısa, çabuk ve düzensiz adımları duydum. Hemen arkamı döndüm ve Vincent’in elinde bir usturayla bana doğru koştuğunu gördüm. O anki bakışlarım içinde muazzam bir gücü barındırıyor olsa gerek; çünkü durdu, başını eğdi ve geri, eve doğru koşturmaya başladı.”

Bu olay üzerine Gauguin o gece eve geri dönmez ve bir otelde kalmaya karar verir. Gece uyumaya çalışır ama olanlar yüzünden gözüne uyku girmez. Sabah olunca meydana gider ve büyük bir kalabalığın toplanmış olduğunu görür, evlerinin yanında jandarma ve polis memurları beklemektedir. Şöyle devam ediyor:

“Vincent eve geri dönmüş ve döner dönmez kulağını kafasına yakınca bir yerden kesmiş. Kanı durdurması biraz zamanını almış olmalı, çünkü ertesi gün iki kat aşağıda, kaldırım taşlarına serilmiş duran birçok ıslak havlu vardı. ‘Evimizin’ iki odasında ve ‘yatak odamız’a çıkan merdivenlerde de kan lekeleri vardı. Dışarı çıkabilecek duruma geldiğinde, kafasında çenesine kadar çekilmiş beresi ve kulağı sarılı halde doğruca geneleve gitmiş ancak tanıdık bir kadın siması göremeyince, dikkatle yıkayıp zarfın içine koyduğu kulağını yöneticiye verip, ‘İşte benden bir hatıra.’ demiş. Sonra doğruca eve dönüp yatağına girmiş ve uykuya dalmış.”

            Evin kapısında duran polis amiri Gauguin’le dalga geçer gibi Vincent’in öldüğünü söyler, bunu duyan Gauguin yıkılır. Ancak Vincent yukarıda, odasında, hiçbir şey olmamış gibi uyumaktadır. Odaya çıkıp bunu gören Gauguin bir miktar rahatlar ve polis memurlarına eğer Vincent uyandığında onu sorarsa, Paris’e döndüğünü söylemelerini rica eder. Tüm bu olayların sonuçlanmasının ardından Vincent bir akıl hastanesine kaldırılır. Ona biri atölye olarak kullanılmak üzere, pencereleri parmaklıklı iki hücre verilmiştir.  Orada kaldığı süre içerisinde hastalığının farkına varır, tedavisinin imkânsızlığının da… İçindeki tüm öfkeyi kusar gibi, bugün hayranlıkla baktığımız o son resimlerini yapar. Bir süre sonra Gauguin, Vincent’ten son bir mektup alır:

“ ‘Sevgili Usta’ ” (bu kelimeyi ilk ve son kullanışıydı) “seni tanıyıp sana çektirdiğim acılardan sonra, aklımı kaybetmiş bir halde ölmektense aklım yerindeyken ölmek daha iyi...”

Van Gogh midesine bir altı patlar mermisi göndermiş ve birkaç saat sonra; aklı tamamen yerinde, yatağında uzanmış piposunu içerken, baştan aşağı sanatının aşkıyla dolu ve içinde kimseye karşı bir nefret duymadan ölmüştür.

Vincent Van Gogh ile ilgili izleyebileceğiniz filmler:

  • Vincent & Theo (1990)
  • Loving Vincent (2017)
  • Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında (2018)
  • Loving Vincent: The İmpossible Dream (2019)

 

Yurt Sihirbazı Whatsapp